Donkrino ve Çarpıştığı Arabalar
Krallar masal anlatmayı severler.
Her kralın anlatacak bir masalı vardır.
Bir masalı en güzel anlatan yine bir kraldır.
Masallar tehlikelidir, masalların altında herkesin düşürdüğü gerçekler vardır, kralın anlattığı masal, dinleyenleri sarhoş eder.
Ancak bazı masalların tadını kimse bilmez, krallar bile.
Masal başlar, kral anlatmaktadır, dinleyenler sarhoştur; masal devam eder, kral ve dinleyenler baş role yükselmiştir; masal bitmeye yaklaşır, kral yeni bir kale daha satın almıştır, dinleyenler katili aramaktadır; masal biter, kral susar ve acıyarak gülümser, ölüler vardır dinleyenlerin arasında, nümerik.
Masal, hak etmeyenleri zehirlemiştir.
Ve dinleyenler, katilin peşine düşmüşlerdir.
Ben, dünyayı herkesten çok seven kral, hepinizi hepinizden daha çok seviyorum! Sizleri, imparatorluğuma çağırıyorum!
Bu yüzden kalelerim yıkılmıyor.
Bir lafı aynı anlama gelecek şekilde, ardına ardına farklı kelimelerle, cümlelerle anlatmaya bayılıyorum, bundan süper zevk alıyorum!
Beni inşa eden mimar hakkında milyonlarca söylenti var diyor kalem.
Birileri bir şeyler yazıyor, tüm bunlara kimin sebep olduğunu bulmadan ölmeyeceğim!
Olimpiyatlar yaptırıyorum, en çok da kendimle. İçimdeki olimpiyatı halletmeden, insanlık adına olimpiyat mı düzenlemek, öldürmeyin beni…
Şüphesiz ki, renksiz ve eğlence içermeyen bir hayatı kimse istemez. Sizi imparatorluğuma davet ediyorum! Böyle bir imparatorluk tarih sahnesinde sesi yükselen bir nüans! Sizin de soyunuz bu imparatorluktan gelsin istemez misiniz?
Hayatta her şey karşılıklı, bin yıl önce de böyleydi, bin yıl sonra da kesinlikle böyle olacak. İmparatorluğumda olmak için ödeyeceğiniz tek bedel, elinizde tutamadığınız zamanınız.
Zaman her türlü geçiyor. Ömür her şekilde tükeniyor. E o zaman, ömrünüz benim imparatorluğumda geçsin, istediğiniz biçimde, istemediğiniz kadar güzel! Evet, istemediğiniz güzellikler de olacak bu sınırlarda.
Korkmayın, herkes için yerimiz var. Ama sizin zamanınız var mı, onu bilemem.
Dünyaya bir kere gelindiğini düşünenler, nasıl olsa bir kere geliyorsunuz, o da mükemmel olsun!
Reenkarnasyona inananları unutmadık, yeniden doğmayan bir imparatorlukta ne anlamı vardır yeniden doğmanın!
Bu imparatorluk, reenkarnasyona inanan ya da inanmayan herkese yeniden doğmayı vaat ediyor. Buna inanmayanlar üzülmesin, insan ölünce canı o kadar acımıyor. Hepimiz biliriz, sinek ısırığı.
Unutmamanız gereken bir kural var;
“Benim imparatorluğumda zevkler ve renkler tartışılır!”
Karambolden yuvarlanmak kıvamında ayarttığın paralel merdivenden düşerken ben, tutmaya bile yeltenmemenin haddini aşması konusunu tartışıyorken hala halktan profesörlerle, kendi amaçları için başkalarının göz altlarına pembe çizgiler çizen bir çeşit püskürük kumpanyasından kaleler satın alıyorum. Satın aldığım kalenin vurulduğu imparatorluk, satın aldığım kaleyi vuran beylikler, çeşit çeşit ordular; en sevdiğim şarkıyı çalıyorlar. Aynı şarkıyı tekrar tekrar çalan orduları görünce gözlerime hakim olamıyorum. Ölüleri gömmeden ağlıyorum, şarkı beni kendine bağlıyor. Sordurduğum adamın adını öğrenir öğrenmez, yemek için topluyorum herkesi, bana bağlı olan milletime, düzenli vergilerini düzenli ödedikleri için teşekkür ederken kalelerimin duvarlarında cinayetler işleniyor. Yağmur yağıyor, cinayetler ıslanıyor. Kazanlarda kaynayan yumurtalar haşlanıyor olası bir propagandaya karşı, fırlattığımız okçular oklarıyla intihar ederken, bir ansiklopedi beklenmedik taklalar atıyor. Burçlarından kalelerimin, kitaplar yağdırıyorum katillere, cilt cilt. Atmadan okuduğum ansiklopedi beni uyarıyor; protesto yumurtası haşlanmaz! Ateşleri söndürüyorum. Bir kağıdın iki yüzünde de harfler olmasından dolayı, kalemin duvarlarının her iki tarafı da işe yaramalı diyorum, duyuyor musunuz, diye de ekliyorum. Teknolojimizin geliştiğini zannediyoruz yüzyıllardır ama gelişen teknoloji geliştikçe geçmişe bakıp ilkel sıfatıyla zeminler yarıyoruz! Yeni ülkemin yeni gazetesine köşe yazarları arıyorum ve nedense bunlar zaten işleri güçleri yazmak olan yazarlar oluyor! Kitabını kendi satmayan yazarlara soruyorum, kitabını kendi satan bir yazar tanımıyorlar! Bir yazar sadece yazarmış, bunu öğreniyorum. Bir kralın sunduğu bu davada, kaybolmaktan korkmayan yazarları saygıyla uğurladıktan sonra, olimpiyat komiteme dilekçeler yağdıran halkımı benim olan, kendi paramla satın aldığım kalemin önüne topluyorum, bu arada ben iki burcun arasındayım, gönderilen dilekçeleri üstlerine atıyorum, herkes kendi dilekçesini bulana kadar geçen zamanda, haşlanmış yumurtalarımı yemeleri için acıkmalarını sağlıyorum. Onlara tarihi gelen konuşmamı sürdürüyorum karınları doyduktan sonra, ‘Bu kale yıkılırsa hepimizin üstüne yıkılır. Uzaklara kaçanlar olursa ki elbette olacaktır, unutmayın ki, eğer kale yıkıldıysa sağ kalan ordu daha hızlı çıkar kaleden! Gün gelecek, insanlar yüksek binalar yapacaklar, bu binalar zelzelelerle yıkılacak. Ve insanlar bizim kalelerimizin halen nasıl ayakta olduğuna şaşıracaklar. Ve ben, kralınız; siz yücelesiniz diye, kalemiz yıkılmasın diye, her öleni kalemin dibine gömeceğim!’
Birini görüyorum, kendini yardımcım zannedenlerden biri,
‘Kralım, piramitler yaptırıyorlarmış.’
‘Çölün ortasında ne işi olur piramitlerin? Teknolojilerinin geliştiğini zannettikçe, sordukları sorular artacak ve hiçbirine cevap bulamayacaklar! Dua et de, bilim ilerlemesin, hele teknoloji asla! Evet, daha iyisini yapacağız ama daha akıllısını değil!’
Mor Maskeli Adamlar’dan Binlerce Yıl Önce
Burada herkese bir silah verdiler. O çok sevdiğin Revolver. Takım elbise giydirdiler. Karnımızı doyurdular. Bir krala nasıl davranırsa bir imparatorluk, bana da öyle davrandılar. Soytarılarımız silahlarımızdı. Tarihte bir ilke imza atacak ve adları geçecek soytarıları ellerimize tutuşturup ‘ateş edin!’ dediler. Kimsenin götü yemedi. Ben kafama sıktım. Çünkü karşımda bir melek dikiliyordu ve ıskalamak gibi bir ihtimal de yoktu. Hepimiz mükemmel birer nişancı haline getirilmiştik çünkü. Kafama sıktıktan sonra yere yığıldım. Klasik bir genelleme vardır hani, ‘nasıl olsa ölüsün, bir daha ölemezsin’. Ben öldüm. Sen yeniden doğmaya çabalarken ben tekrar tekrar öldüm. Her ölüm bana bir şeyi yeniden yaşattı. Heyecanım gitgide kayboluyordu. Artık, ölmek canımı acıtmıyordu, senin tabirinle, yaradana sığınmak gibi bir şey haline gelmişti benim için. Dua ederken insanlar, ben kafama sıkıyordum.
Ve anlıyordum sana sormam gereken, kendime sormaya cesaret bulamadığım sorunun ne kadar önemli olduğunu.
Bir melek, katil olabilir miydi hiç?
Bunun cevabını biliyordum.
Maktul olan her şey, elbet katildir ve katiller arasında bozulmaz bir diplomasi vardır. Her katil, diğer katilden kaçar, çünkü hiçbirinin kendini öldürecek cesareti yoktur. Kaderleri ortak mıdır? Yattıkları kurumun adı aynı olsa da, gördükleri rüyalar farklı olduktan sonra, birbirlerine sırıtmalarına ne gerek vardır? Hayatında hiç aynı mekanda yatmamış insanların eninde sonunda yatacakları toprak, onlara bir şeyi daha hatırlatacaktır.
‘Hepimiz katiliz!’ Ve bir gün eğer sıkmazsak karşımızdaki meleğe, kafamıza sıkmak zorunda kalacağız. Geç olmadan, eğer heyecanımızı kaybetmek istemiyorsak, kafamıza sıkmak yerine, herkesin ‘katil’ diye nitelendirdiği o meleğe ateş edelim.
Bir şey nasıl başlarsa öyle biter diyorsun, haklı olabilirsin fakat bir şeyi unutuyorsun; herkes bu filmde oynamak istiyor. Başlangıçlar herkes için aynı olsa da, ölüm herkesi aynı karşılamıyor. Kiminin kafasından, kiminin…
Necmi, bir ölünün tekrar ölebileceğini ispatlayan sersem.
Kadın, aşık olmayı unuttuğum müzeyyen.
Annem ve annesi, anneannem, terlik giymemi devlet meselesi haline getiren, iki kadın, erken yaşta geberen.
Köpek, cinsiyetini öğrenmek isterken, en sevdiğin gömleğime işeyen.
Ve sen, karnının aç olduğunu nefesinden değil, cümlelerinden hissettiğim, bana tarzını bahşeden.
Necmi.
Merhaba Necmi.
Uzun zamandır buralarda yoksun. Aramızdan ayrılışının dönekliğini hatırlıyorum.
Annen, istisna kadın. Kremalı çorbaların mucidi annen.
Ve onu doğuran, kremalı çorbadan nefret eden, annenin annesi, anneannen.
Köpek, salyangoz olmaya özenen, 26 yaşındaki köpoğlu.
Kadın. Sesi soluğu çıkmıyor. Dönerek yükselen ve alçalan havanın kendine getirdiği güzelliği polislerden öğrenen…
Aklımdakini sermaye etmem gerektiğinin yavaş da olsa farkındayım.
Bunu bana bir ölünün fark ettirmesinin komedi ögelerini buldum.
Zengin olma hayalim gerçek oldu. O kadar çok oldu ki servetim, nereden başlayacağıma karar veremiyorum. İhtiyaç sahiplerini söylüyorsun, onlara da mırıldandığım oluyor ama hepsine değil. Biraz daha çabalarlarsa, biraz daha cesur olurlarsa onlar da zengin olacaklar.
Sana daha samimi cümlelerle sesleniyorum. Daha önce aldın mı bilmiyorum, bu bir mektup. Edebiyat yaparak seni yormak istemiyorum.
Merak ettiklerim var. Diğer taraf nasıl, kim var, cennet cehennem… Zamanı gelince öğreneceğim için bunları sormayacağım. Asıl sorum, gittiğine değdi mi? Yaşadığına değdi mi? Anlamı var mıymış gerçekten yaptıklarının? Bütün dünyanın anlamını sormuyorum Necmi, dikkat et, sadece senin yaptıklarını merak ediyorum. Senden yola çıkarak genel bir kanıya varmak gibi bir alışkanlığım pek yoktur, ya da şu an sırası değil, henüz bunları düşünmek için erken, senden bir köpeğin olarak istediğim, belki de değilim buna sen karar ver, bana buradaki kendinle oradaki kendin arasındaki farkı anlat. Çünkü seni anlamayan tek kişi benim bu dünyada. Kendini bana anlatman lazım. Annen, köpek, kadın hatta anneannen umurumda değil şu an.
Soruyorum Necmi, kendine sorduğun en güzel soruyu bana da sorar mısın?
Abi kaybetmemiş.
Nasıl lan?
Abi, ‘bırak gitsin abi o kaybeder’ dedin ya, kaybetmemiş.
Harbi mi lan?
Evet abi, hatta şunu anladım ki, ben kaybettim, keşke gitmeseydi.
Keşke. Neyse gitmiş artık, yapacak tek şey…
Yapacak tek şey yok abi, sen dinledim, bu geldi başıma. Ben gidiyorum, yok gitme deme, ben kaybederim.